Çarşamba, Aralık 28, 2011

İkilem..



Gel zaman git zaman derken yaşanmışlıklar artar. Ya da aynı kalır standarta bağlar süreç kendini. Hep aynı eylemlerin tekrarlarıyla kısır döngüye dönüşür bu can sıkıcı durum.  Ve çok ilginçtir ki; ikili ilişkilerde yaşanılan olumsuzluklarda takılır kalır insanlar. Sanki karşılıklı anlaşılmış gibi top havada bir oraya bir buraya uçuşup durur. Karşı taraf suçlanır hep. Öz eleştiri yapmaya zahmet edilmeden garip bir savunma mekanizması ile oluşur bu durum. Ben ben ben ben… Ben’lerle dolu cümleler dökülür dudaklardan. Kendini üstü kapalı öven cümleler olur genelde. Direk söylenmez! Söylenirse olur mu hiç! Denmez mi egoist diye!!! Üstü kapalı yapılır bu eylem… Sonrasında Sen ile başlayan cümleler sıralanır ve ardı arkası kesilmez. Bu sefer övülmez yerilir. Hem de itina ile;) Koruma iç güdüsü mü denir bencillik mi denir ben bilemedim.  Gerçi bu ikilide koruma içgüdüsü bencilliği doğurur bu nedenle hepsini kapsasın diye bencillik diyebilirim.



Evet benciliz! Benciliz arkadaş. Kulağa hoş gelmiyor değil mi? İnsan kendine bencil dediğinde inanarak söylemiyormuş gibi oluyor ama benciliz. Bunun dozajı değişse de herkes bencildir. Platoniklik bile bencillik göstergesidir. Hatta egositlik. Kendi aşkına duyulan bir hayranlık bu. Canlı örneklerini gördüğüm için ahkam kesebiliyorum. Platonik olmakta bir yerden sonra can acıtabiliyormuş. Gerçi ikili ilişkilerde de aynı durum geçerli sadece şiddetleri farklılaşıyor. Yani her halükarda acıtıyor! Bu noktada yapılacak iki şey var. Ya can acısına alışmayı öğreneceksin (ki saçmalıktan ibarettir bence!),  ya da kesip atıcaksın..



Devam etmek inanılmaz bir saçmalık. Çünkü hem canın acıyor hem de bu acıya her geçen gün yenisi ekleniyor. Mazoşizmin en üst mertebesi derim ben bu duruma. Aşk acısı çekmekmiş pehhh! Daha mantıklı uğraşlarla saçmalamak iyi bir seçim olabilir. Neyse gelelim kesip atma konusuna. Bu bence en kolayı. Gerçekten! Kimseyi kendimizden daha çok sevemeyeceğimizi düşünürsek  (bu durum acı olsa da böyledir), mutsuz eden her şeyden uzaklaşmamız bencilliğimizin derecesi ile doğru orantılı olacaktır. Kendini sevenler hemen yaparlar bu eylemi. Gözlerini kırpmadan hem de. Yaparlar acımazlar. Empati kuran ve vicdanı ağır basanlar ile bu gidişleri beceremezler. Kesip atmak yerine parçalarına ayırıp iyice lime lime ettikten sonra bir daha parçaların birleşmeyeceğine kesin kanaat getirdikleri anda giderler. Yani uzun uğraştır. Ben gelemem! Fazla egoistim. Kendimi çok sevemezsem hayattan zevk alamam insanları sevemem hayvanları sevemem gibi:)

Bu nedenle hayat sevince güzel…

Sevmek gerek ama hakkını vere vere, göğsünü gere gere. Gerçekten sevmek gerek, candan sevmek gerek, içten yaklaşmak gerek. Bilgisayar oyunu oynuyormuşçasına strateji belirlemek yerine bu durumun duygularla ilişkili olduğunu bilmek gerek. Karşındakinin insan olduğunu anlamak gerek. Cansız bir nesneye değilde ete kemiğe bürünmüş bir yüreğe yaklaştığının bilincinde olmak gerek…

Bu listeyi uzatasım gelmedi. Dön dolaş aynı doğrultuda cümleler olacak. Bu nedenle türevlerini alması okuyana kalsın. İsteyen integralini alsın tek bir şeyde bitirsin olayı… Sonuçta her parça aynı içerikte…

"Bu yazı parçalara bölen lime lime eden ve lime lime’lerin, lime lime olduğundan hiç emin olamayan canım arkadaşım için olsun..."

Bu sahne hep duygulandırmıştır beni :)

Cuma, Aralık 23, 2011

Balsız Günler



Kırmızı közlenmiş biber yanında ekici krem peynir, pazardan aldığım köy peyniri, bir ya da iki tane yeşil zeytin, iki üç çeşit reçel, taze domatesler, tavşan kanı demlenmiş bergamotlu çay, kızarmış ekmek dilimleri, ve olmazsa olmazım yağ-bal ikilim…

Şömine üstüne sıraladığım pembe, mor saksılardaki pembe,beyaz,mor tonlarında olan çiçeklerimin güzelleştirdiği güzel balkonumda yapardım kahvaltılarımı. Çok keyif alırdım gökyüzüne yakın yaptığım kahvaltılardan. Çokta güzel yerdim. Saatlerce kalkmadan otururdum oracıkta standartlaştırdığım yerimde. Misafirlerim olurdu. Misafir dediğime bakılmasın yakınlarım olurdu. Zaten öyle yol geçen hanı olmadı kahvaltılarımdaki kahkahalarım. Saatlerce masayı kaldırmadığımızı dinlenip yemeye tekrar devam ettiğimizin sayısını bile bilmiyorum. Hele bir de menemen yaptıysam acılı, bu süreç daha bir uzardı. Burada becerikli hatunum mesajı veriyorum;)

Antalya, GÜNEŞ’in şehri. Sıcak havaların 3 ay terk ettiği bir yer burası. Bu nedenle yılın büyük bölümünü balkonlarımda geçiriyorum. Bugüne dek neler dinledi o balkonlar. Ne fallar bakıldı ne yorumlar yapıldı.. Hatta üst komşum yok alt komşu genelde olmuyordu evinde onun iki alt katında olan yani 6.kattaki meraklı komşumuz herkesin her şeyini biliyor olmalı ki arada geldiğinde öyle bir fal bakıyordu dersin cinlerle akraba bu hatun! Cümlelerimize kadar birebir okuyordu içimizi ve yaşanılanları… Tesadüf işte. Yüksek sesle konuşan bizden kaynaklanmıyordu yanlış anlaşılmasın…

Dedikoducu meraklı insanlardan nefret ediyorum. Geçenlerde sınıf arkadaşım olan iyi niyetli bir kız arkadaş dedikoduyu patlatınca yüzünün ortasına okkalı bir tokat yapıştırasım geldi! Neyseeee. İyi niyetli kız okuyorsan bu kısım senin için! Hatta sen uğraşma özetini söyleyim paragrafın; “Burnunu öyle her şeye sokma.” Kanatsız melek gibiyim be! Lafımı sokuyorum anlaşılmama ihtimaline karşı çok uğraşmasın düşünürken yorulmasın diye özetliyorum bir de!:)

Neyse ki kış geldi. O üç aylık döneme girdik. Balkonumu özlüyorum. Artık kahvaltı yapamıyorum! Sanırım kış geldiği için. Bal da yemiyorum uzun zamandır, bittiği için olmalı. Kış gelmesi kötü oldu. Yoksa her şey yine güzel olurdu kış olduğu için böyle eminim… Kış geldiği için insanlar böyle olmuş olmalı… Aksi taktirde böyle değillerdi. Hiç uzaklaşasım gelmezdi bu onların yüzünden olmalı yani mevsimlerin yüzünden demek istedim. Kışlar yüzünden soğuklar yüzünden. İnsanlardaki anlık değişimlerin nedeni de bu olmalı. Heyttt be kış neymişsin sen. Buz dağları sıcak iklimlerde olmaz ki. Nedeni bu imiş. Kış gelince görebildiğim yerler oldu sadece buzlar…

Balsız kahvaltılarım balsız günlerim, dakikalarımın da tadını kaçırdı. Kızarmış ekmeğimde yağım vardı ama balı yoktu üstünde… Bense o tadı seviyordum…

YİNE YAZI BEKLERİM...


Hiç dinmeden yağmak isteği var içimde... Birde yeni bir bal kavanozu ile başka bir şehre kaçma isteği...

Perşembe, Aralık 22, 2011

Gel-Git...ler



Her şey yolundaydı. Yaşamımdaki her şey, benim dışımdaki herkesin gözünde yolundaydı. Oysa ben kronik bir endişenin, sonu gelmeyen bir arayışın ve tam olarak ne olduğunu bilemediğim bir bekleyişin pençesindeydim.

Mutsuzluk, eksiklik hissediyordum. Aslında tüm motivasyonumun, hırsımın içimdeki mutsuzluktan, boşluktan, korkularımdan geldiğini kimse bilmiyordu. Zihnim hiç durmuyordu; sürekli planlar, hedefler, hevesler yaşamımı kuşatıyordu.

Aileme, arkadaşlarıma, kısacası çevremdekilere göre her şey muhteşemdi. Gülümsememin altındaki beni gören yoktu. Ordan oraya giderken benim gerçekten kim olduğumla ilgili kimsenin fikri yoktu. Herkes bana bir şey anlatmaya çalışıyor, benden bir şey bekliyordu. Duygularımı yansıtamıyordum.

Kalabalığın içindeki yalnızlığım sadece bana aitti.
“Hep gitmek istediğim bir yer vardı, hep yapmam gereken bir şey…”
Kendimi dinlemekten çok bir koşuşturmaca içindeydim. Kalabalıklar içinde yaşamın bir anını boş bırakmama çabası içindeydim.

Yapmam gerekense ruhumdaki yırtıklarla kucaklaşmak idi…



Cumartesi, Aralık 17, 2011

Ben doğdum..



Neşeli, şirin şarkılara bayılıyorum ve huyum kurusun takıyorum birine uzun bir süre aynı kişinin şarkılarını dinliyorum. Şu sıralar 2. Pamela vakasını yaşıyorum. Takıldım Aydilge’nin çatallı şirin sesine absürd sözlerin derin birleşimine, çıkamıyorum. Keyfimi yerine getiriyor ve bunu yaparken de uzaklara dalmamı fln sağlıyor. Bilemedim iyi mi kötü mü? Gözlerime toz kaçmış gibi oluyorum ve üfleyecek biri de olmadığından ıslanıyor yüzüm…
Ben ister miyim gözüme kaçan tozların canımı yakmasını? İstemem…



Amaaannn sanki her şeyi seçerek yaşıyoruz da! İstemediğim onlarca şeyi yapmak zorundayım hayatım boyunca. Hatta hadi sıralayım bunları. Aslında yazıyı yazarken yazmak istediğim şeylerden vazgeçtim başka konuya gitti yazılarım. Bu durum çok şeker. Klavyeyi elime alınca ne yazacağımı o an karar veriyorum. Önceden karar versemde değişen pek bir şey olmuyor ellerim bildiğini yazıyor… 


Haydi bakalım huysuz şirine olayım. Nefret ediyorum ile başlayan cümlelerime başlayayım..
Nefret ediyorum, gülmeyen somurtkan insanlardan
Nefret ediyorum, hayvanları sevmeyen onlara kötü davranan insanlardan
Nefret ediyorum, annemin “nerdesin Damla?” sorusu midemde kramplara yol açıyor
Nefret ediyorum, emir kiplerinden!!!
Nefret ediyorum, zorundalıklardan
Nefret ediyorum, hesap vermekten
Nefret ediyorum, kuaförlerin saçımı istemediğim şekle sokmasından
Nefret ediyorum, beğendiğim kıyafetin bedeninin kalmamasından
Nefret ediyorum, kaçmak istediğimde kaçamamaktan
Nefret ediyorum, salak insanlardan
Nefret ediyorum, çocuk gibi konuşan ne dediği anlaşılmayan kızlardan
Nefret ediyorum, arabeskten
Nefret ediyorum, tırnaklarımın kırılmasından
Nefret ediyorum, binanın altındaki terzi kadından
Nefret ediyorum, pazarlardaki terbiyesiz erkeklerden
Nefret ediyorum, ava çıkan insanlardan
Nefret ediyorum, standartlaşan davranışlardan
Nefret ediyorum, dedikoducu sınıf arkadaşlarımdan
Nefret ediyorum, somurtkan antkart dolum yapan bakkaldan
Nefret ediyorum, pazartesi sendromu yaratan hocadan!
Nefret ediyorum, sürekli acıkıyor olmamdan
Nefret ediyorum, paramın bitmesinden
Nefret ediyorum, burnumun üşümesinden
Nefret ediyorum, sıkılgan olmaktan
Nefret ediyorum, rüyalarımın gerçek olmayışından
Nefret ediyorum, küçük bana ait bir evimin olmayışından
Nefret ediyorum, ensturman çalamamaktan
Nefret ediyorum, dikkat dağınıklığımdan
Nefret ediyorum, akşam yolda yürüyen her kızı otostopçu sanan aptal heriflerden
Nefret ediyorum, çifte standartlardan
Nefret ediyorum, sebze yemeklerine et konulmasından
Nefret ediyorum, paragözlerden
Nefret ediyorum, aşırılıktan
Nefret ediyorum, kurallardan
Nefret ediyorum, ateşimin çıkmasından
Nefret ediyorum, nezle olmaktan
Nefret ediyorum, başımın ağrımasından
Nefret ediyorum, fobilerimden
Nefret ediyorum, kaşlarımı aldırırken yanımın yanmasından
Nefret ediyorum, geleceği hayal edip geçmişte yaşamaktan
Nefret ediyorum, üşümekten
Nefret ediyorum, sınavlardan
Nefret ediyorum, kaf dağına gidememekten
Nefret ediyorum, peynirden gemiyi bulamamaktan
Nefret ediyorum, harikalar diyarını görememekten
Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum, Nefret ediyorum,
(...)

Daha birçok şey sayabilirim ama pat diye aklıma gelmiyorlar işte napayım beynim çok çalışmıyor. Huysuz şirine moduna girdim bir anda. Ne yapayım sinirlerim çabuk zıplamaya başladılar. Sanırım zıplama paneli üstündeler ve durduramıyorlar kendilerini. En iyisi o zıplama paneli ile birlikte onları çöpe atayım ben. Başka türlü olmuyor.

İnsanlar benim mutsuz olabileceğime de ihtimal vermiyor. Tuhaf bir durum bu. Vallahi böyle. Teselliye ihtiyacı olur insanın dertleşmek ister ama bende olmuyor çünkü kimse benim bir şeyi dert edebileceğimi düşünmüyor. Nasıl bir izlenim yarattıysam…






Bu kadar huysuzluk sonrasında güzel an’lardan bahsetmeliyim. Eğer yazmazsam unuturum diye korkuyorum resmen.



Ben dün doğdum “Kutsal Gün 16 Aralık”. Arayanların içtenliği, mesajlar, notlar, jestler, yanımda oluşlar her şeyiyle çok güzeldi. Sabah hediyeler ile uyandım hem de bir sürü. Anneciğim bana kanatlar almış. Boynumdan uzun bir süre çıkarmayacak gibiyim. Kız kardeşim bir sürü şey almış özenle seçilmiş hediyeler ve yazılan güzel yazılar ile karşıladı beni. Bende Tuğçe’mi kapıp kahvaltıya kaçırdım. Annem eşofmanlarımın hepsini yıkadığı için giyecek bir şey bulma sıkıntısı çektim. Spor ayakkabı, biraz spor bir elbise, üstüne hırka, üstüne kolsuz mont, başımda yeni güzel ponponlu berem ve sadece cüzdanımla çıktım yola. Otobüs geldi tam bindik bizi indirdiler. Neymiş 100tl bozamazmış. Sanki parasız götürse ölcek! 2tl nin lafını yaptı. Biz indik inerken çok söylendim. Adam kovdu resmen. Doğum günü sabahıma hiç yakışmadı. Plakasını alamadık alsaydık bir daha binmeyecektik arabasına öyle dedik yani karar verdik. Neyse başka bir otobüs bulup bindik. Şehrin şirin köy kahvaltı alanına gittik. Güzel, kız kıza kahvaltımızı yaptık şarkılarımızı da açtık. Tıka basa doyduk. Dertleştik bu sırada. O’nunla konuşmayı seviyorum. O’na anlatmayı seviyorum. Bazen anlatırken kendimden önce ona anlatıyorum çoğu şeyi. İyi ki var!!!



Baktık saat öğlen oldu. Vize ödev teslimine ödev yetiştirmem gerekiyordu. Kalktık şirin teyzeciklere selam verip otobüs bekledik ve bindiğimiz otobüs bizi indiren adamın otobüsü olmasın mı… yüz şekillerimiz görülmeye değerdi. Neyse mecbur bindik. Eve gidip ödevleri hallettik.

Bu arada her sene 16 Aralık yani benim doğuşumu kutlayan doğa ana bu sene es geçti sadece bir göründü kaçtıJ geçen senelerde gemiler battı fırtınalar koptu daha neler neler. Evden çıkamamıştık neyse ki bu sene sadece yağmur yağdı.. yağmurda yürümek güzeldi.

Gece biz bizeydik. Can’larım vardı yanımda. Sonra iki arkadaş daha katıldı bize. Sonra onlar geç olunca gittiler biz bize kaldık ve başladık döktürmeye. Farkında olmadan fasıla gitmişiz. Güzeldi. Dokundu. Ama iyi geldi. Sonrasında zeybekler oyun havaları hatta roman havası bile oynamaya çalıştım. Kırıtamıyorum benL Bu sırada ayakkabımın topuğuna bir şey oldu üzüldüm. Gece eve geldiğimde hemen uyuyakaldım. Alkolün etkisi ile kolay oldu bu uyuma süreci. Sabah ertelenen aile içi kutlama yapıldı dilekler diledim mumlarımı üflerken. Umarım gerçek olur. Bir de fal bakıldı ilginçti çıkanlar hadi bakalım. Gerçek olursa yazıcam!


oyun havası oynadık bol bol:)


Ankara'lıyım mesajı veriyorum burda :)


Huysuz ve tatlı kadın, huysuz ve tatlı kadın'ı söylerken


Orhan'ın bizi krize soktuğu anlardan biri


Ne diyor yine diye bakıyorum:) gece boyu hıııııı? ne dedi? sorusunu çok sordum:) bir oraya bir buraya yetişme çabamdan idi:)




Neyse herkese çokkk teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.

Hııı 16 Aralık geçtiğine göre neyi beklediğimi bilmediğim ama her an karşılabileceğimi öğrendiğim “şey” çıksın artık karşıma. Hurim böyle söyledi bende bekledim bu tarihi. Merakla bekliyorum yeni yaşam alanımı.



Dünümün şarkısı yarınlarda keyifle dinlemeye doyamayarak dinleyeceğim şarkı ile veda edeyim bu yazıma… Huysuz ve tatlı kadınlara…

Perşembe, Aralık 15, 2011

Kendim için...

Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak,
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde ...




Gökkuşağının üzerinde, yükseklerde bir yer
Ve her ninnide bir kez düşlediklerin
Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçar
Ve düşlediklerin, düşler sahiden gerçekleşir
Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde
Bacaların yukarısında yükseklerde, beni bulacağın yer orası

Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçar
Ve senin kurmaya cesaret edebildiğin hayaller, neden, neden, neden ben yapamam?
Ağaçların yeşilini ve kırmızı gülleri de görüyorum
Onların bizim için çiçek açmalarını izleyeceğim
Ve kendi kendime düşüneceğim, ne güzel bir dünya!

Mavi gökleri, beyaz bulutları ve günün parlaklığını görüyorum
Karanlığı severim, kendi kendime düşünüyorum, ne güzel bir dünya!
Gökyüzünde güzel olan gökkuşağı renkleri, geçen insanların da yüzünde
"Nasılsın?" diyerek elimi sıkan arkadaşlarımı görüyorum
Aslında "Seni seviyorum" diyorlar
Bebeklerin ağladığını duyuyorum ve büyümelerini izliyorum
Bizim bildiklerimizden çok daha fazlasını öğrenecekler
Ve kendi kendime düşünüyorum, ne güzel bir dünya!

Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde
Bacaların yukarısında yükseklerde, beni bulacağın yer orası
Gökkuşağının üzerinde, yükseklerde bir yer
Ve senin kurmaya cesaret edebildiğin hayaller, neden, neden, neden ben yapamam?

Pazar, Aralık 11, 2011

Anılar rahat bırakmaz...



Anılar bizi rahat bırakmıyor. Anason kokusunu sürekli duyumsayıp bıkana kadar içtiyseniz ve günler sonrasında anason kokusunu duyunca mideniz bulandı ve kendinizi kötü hissettiyseniz bu dediğimi çok iyi anlarsınız ve eğer gerçekten aynı şeyleri düşünüp yaşadıysanız beni anlayan insanların varlığı ile mutlu olmamı sağlayabilirsiniz. Ne kadar kolay değil mi birini mutlu etmesi… Hatırlayınca o ana geriye geçmişe yolculuk yapıldığı anda işte öyle midesi bulanır insanın...

Birini değil beni mutlu etmesi kolay. Aslında kolay gibi görünür. Çok maymun iştahlıyımdır yetinmem. Hep daha fazla mutluluklara dikerim gözümü ama bunu yaparken de ufak görünenleri es geçmem. Kendimi bildim bileli içten bakan gözler ve içten gelen gülümsemeler beni inanılmaz mutlu eder. Hatta deli eder. Böyle sarılasım, sevesim gelir bu insanları. Özetle içtenlik önemlidir arkadaş!



Uzun zaman sonra canının yandığını hissetti bugün. Hem de çok fazla. Gerçi dünde yanmıştı canı kızın. Ama bu seferki başka. Dünün üstünden hemen geçeyim. Bizim toplumumuzda daha doğrusu bekar insanlar topluluklarında tuhaf bir anlayış vardır. Biraz güzel biraz hoş bir hatun varsa hele bir de sevgilisi yoksa tamamdır! Tavlayan yarışmadan birinci çıkacaktır ve maratona başlanır. Kurlar yapılır salak salak bakışlar atılır. Kızı tanımaya çalışmaya çalışılır. Hatta bunu yaparken de
 “sen farklısın, diğer kızlara benzemiyorsun”
mesajı verilir. Verilir ki kız mest olsun ölsün bitsin. Hey yawrruuum heeeyyy. Sizin gibi kaçını cebimden çıkartır bu kız!!! Nelerini çıkartmıştır sonra da çöpe atıp geçmiştir önünden. Mont ceplerim kış aylarında nezle günlerimin peçeteleri ile doluyor biliyor musunuz. Üzülüyorum burnum sürekli akınca. Başım ağrıyor kötü hissediyorum kendimi.

Neyse yakın dönemde tavlamaya çalışan kur yapan oğlancıkların nedense sevgilileri varmış kızımızda bunu bilmiyor-muş gibi yapıyor ve saçmalıklarını izliyormuş ve bir anda sıkılmış midesi bulanmış. Zaten erkeklere güvenmeyen kızımız bir de bu oğlancıklar yüzünden iyice ikilemlere düşüp asmış suratını.  Sonrasında ise Tanrının ona zamanında vermeyi unuttuğu kız kardeşine anlatmış olanları onunla maviye atıp gitmişler…

Aslında atamamışlar kızımız çok üzülmüş.
Üzmüşler pis herifler!!!

Bugüne gelelim. Anılar peşini rahat bırakmamış kızımızın. Yakmış canını bir şeyler. Atamamış bu sefer maviye. Gidememiş anlatamamış. Sonra soluğunu kız kardeşinde almış birlikte oturmuşlar. Kızımız her zamanki gibi parça pinçik anlatmış zaten onu birkaç kişi anlıyormuş. Dertlerini sorunlarını hele ki duygularını anlatmayı beceremezmiş. Bu sefer anlatmış biraz. Demiş “canım yanıyor” “çok acıdı” dibe vurmuş gibi oldu… kötüydü çok kötü… 

Bir de kızımız sabah 7 de uyanıp bir telaş açıp dinlediği müziğe bakınca günün özeti belli imiş…
“çoktan unuturdum ben seni çoktaaaaan! ah bu şarkıların gözü kör olsun…”



Neyse günlükcağızım. Buradan çıkarttığım o kadar ana fikir var ki… 
 1.Kız kardeşler candır!  
2.Erkek kardeşler de candır!  
3.Onlar iyi ki var…  
4.Sabahları fasıl dinlemeyeceksin!  
5.Anılarla yaşamayacaksın.  
6.İnsanlarla çok yüz göz olmayacaksın.  
7.Haddini bildirmen gerektiğinde bildireceksin.
8.Bir de aptala yatınca anlamıyorlar aptalsın sanıyorlar, yatmacaksın!.  
9.Hepsi olmasa da erkeklerin çoğunun niyetleri gözlernden alt yazı ile geçiyor, bakma miden bulanır  
10.Şarkılar anılar olmasa zaten unutulmayacak adam yoktu  
11.Alkolden bir süre uzak dur. Fena yapıyor. 
12.Kokuları derinden koklama o da üzüyor.  
13.Esintiler fenadır.
14.Tam pişmemiş hatta kızarmamış et sevmiyorum 
15.Keşke çilek her mevsim çıksa  
16. Bir de Saki kocaman göbek yaptı bilemedim nolcak miskin kedi.


Konuyuda böyle saçmaca bağlar bitiririm bugünlük. Sonra yazıcam yine.

Perşembe, Aralık 08, 2011

Ben


Ben gökte bir uçurtma gibiyim...
Eğer
Yerde bir bekleyenim, 
Elimi tutanım olmazsa 
Savrulur giderim ..


Son bir kaç haftam.





Keyifli, yorucu ve yoğun geçiyor günlerim bu sıralar. Şikâyetçi miyim? Tabi ki hayır! Sabahları 7de evden çıkmak dışında şikayetçi olduğum bir şey yok. E birde pazartesi sendromu yaratan naçizane hocamızı es geçmemek gerekirse şikayetlerimi sıralamaya başlayabilirim demektir. Adam bir tuhaf. İyi mi kötü mü vallahi kestiremiyorum ama çok geriliyorum. Yani bir tuhaf oluyor onun dersinin olduğu günler. Kaç defa bölümün önünden geri döndüm hatta oturduğum sıradan apar topar son dakikada kalkıp çıktım saymadım. Sayamam ki. O kadar fazla. Kazasız belasız bölümü bitirebilirsem ne mutlu bana. Aaaa söylemeyi unutuyordum okulda wifi var artık. Pek teknolojik bir okuluz vesselam;) dersten twit atanlar kervanına katıldım bende. Gençlik işte sürü psikolojisi hatta..

Her sabah şarkı söyleyerek uyandığımı belirtmek isterim. O şarkılardan birini hemen dinleteyim.




Bu sırada ergenlik dönemi boyunca birbirimize baş belası olduğumuz cadıcık geldi bana. Değişiklik oldu benim için. Çok güzel oldu hatta tadından yenmedi. Özlemişim zilliyi. Bu fotoda lise zamanlarından kalma.. 



Sorunlar vardı aramızda onları hallettik ve 4 yıllık bir aradan sonra ilk kez görüştük.  Aslında sorun dediğime bakmayın ben çok huysuzumdur böyle inatçı salak bir yapım var. Vallahi. Böyle kırılır kırılır söylemem ufacık bir şeyde patlar bir anda kesip atarım her şeyi. Lanet bir durum aslında. Hiç kimseye tavsiye edemeyecek gibiyim.. neyse ki ergenlik sendromlarından kaynaklı sorunlar halledildi ve güzel zaman geçirildi. Dedikoduların dibine dibine vurduk. Orda burada şurda gezdik yedik içtik. En çokta sahilde içtik. İç Anadolu insanları olarak lise hayalimiz idi. Akdeniz de üni kazanıp sahilde içip içip dertleşmek. Yaptık! Misss missss oldu valla. Bu arada annemler benden daha çok özlemişlerdi onu dikkatimi çekti. İlgililerdi. Gurbetten gelen yıllardır görmedikleri çocukları ile hasret giderir gibiydiler. Annem eskiden olduğu gibi sabah 7 de kalkıp bize kahvaltı hazırladı uyandırdı bizi. Sonra afiyetle özlenilen şeyler yapılmaya başlanıldı. Üç kız şeker olduk.


Bu birkaç gün içinde bir sürü şey oldu. Eğlendik ağladık güldük korktuk. Çok fazla duygu yoğunluğu yaşadık. Mesela başımızdan geçen son gün olayını anlatayım. Biz sahile indik oturduk bir yere güzeldi mekan. Ben kırmızı koltuklara oturmak istedim ama Damla leopar desenli koltukları istedi. Offf bu kız eskiden böyle değildi gerçekten! Böyle bi kokoş olmuş anlatamam yani. Yanında yürürken gayet kot tshirt modundayım o da yüzünde bir ton makyaj fln. Neyse hatun güzel konu özeti. O misafir diye sesimi çıkartmadım leoparlı yere oturduk ama gözüm kırmızılarda kalmıştı. Sonucunda illa kırmızı olcak ya garson kardeşten kırmızı polar istedim açığı kapattım. Orda oturduk sohbet ettik ben her zamanki gibi limonlu biramı içtim o da kendi standart birasını içti ama sonrasında benim biramın içindeki limonları yemek için defalarca yeltendi.



Sonuçta yeni limon tabağı ile kavuştu kızımız. Mutlu oldu o. Ama ben daha çok mutlu oldum. Limonlarıma sarkmaması beni nirvanaya ulaştırdı resmen. Kızımıza zar zor bulduğumuz otobüs biletinin saati yaklaşmaya başlayınca dedik yürüyelim sahilden. Sonra geçeriz o gider bende ertesi gün olacak pazartesi sendromu nedenim sınava hazırlancaktım. Günlerden Pazar idi! Yürürken şarkı fln söyledik yollar boştu rahattık. Şarkı söylemeye bayılıyoruuummm..

İlerde tuhaf bir amca gördük. Şarapçı gibiydi ama değildi çok korktuk çünkü bize doğru koştu. Sonra o da koştu biz de koştuk çok korktuk. Adam korkunçtu. Tam o sırada keşke kocaman bi erkek olsam dedim. Korkmazdım kaçmazdım onu korkutabilirdim hatta. Acaba neden koştu? Gerçekten bilmiyoruz. Sonrasında başka yollardan geri döndük ama öyle koştuk ki diyaframlarımıza kuvvet…

Damla bindi gitti. 



Bayadır yazmıyorum aklıma olanlar gelmiyor böyle parça parça hepsi. Çok unutkanım çooookkk. Hatırlayamıyorum olayları. Oysa ki günlüğüm olmuştu burası benim…

Ahaahah hatırladıkça gülüyorum. Operaya gittik Tuğçe’m ile. Sabah 5 gibi uyandım o gün Tuğçe de dedi ki gitmeyelim uykun gelir erkenden. Ama yookkk ben dinler miyim hiç! Gidelim de gidelim. Merak ediyorum bir de burnumdan kıl aldırmıcam uyumam diyorum kısaca. Süslendik püslendik cici kızlar olduk. Gittik biletleri aldık baktık 1 saat var dedik karşıdaki alışverişmerkezimsi yere gidelim. Burger king vardı orda. Dondurma aldık ben kendi çilekli dondurmamı yedim bitirdim. Tuğçe böğürtlenli aldı ama çok tatlı olduğu için yiyemedi onu da ben yiyorum. Hava buzz gibi. Dondurmayı yedim bitirdim. Tam opera başlıcak tuğçe dişime yapışan siyah böğürtlen tanesini fark etti. 1 saat sonra. O sırada ben gayet güldüm konuştum etraf insan dolu yani rezilliiikkkkk. Aaa yeni flört eden çiftleri de gördük. Oğlan opera bale seven cazz dinleyen cool biri. Baya hoştu yani. Yüzü gözü değil hoş olan. İlgi alanları konuştuğu konular. Bunları nerden biliyorum. Yanında oturdum. Kız oğlandan çok hoşlanıyor ama oğlan ilk başlarda standart yaklaşıyordu sonra salona girdik tesadüf yine yan yanayız. Oğlan dizini kızın dizine yaklaştırıp oturdu sonra elini dizine koydu gösterinin ortalarında kız elini oğlanın elinin üstüne koydu sonra oğlanda elini tuttu. Aynen böyle çok tatlılardı. Gösteri başladı ışıklar kapatıldı benim uyku bastırdı ama yok böyle bir uyku gözlerimi açamıyorum. Bunu geçtim kafamı taşıyamıyorum düşüp duruyor sağa sola yatıyor. Yanda tuğçe dalga geçiyor diğer yanımda başka çift dalga geçiyor ama ne yapayım? Sabah 5te uyanmışım salon karanlık napııım söyleyin. Ama sürekli açmaya çalıştım gözlerimi. Opera bittiğinde uykumu almıştımJ offf rezillikkkk.

Servise bindik eve gideceğiz oturduk sonra bu yeni çiftimiz arka koltuğa oturdular. Ben müzik dinlerken onlarıda dinledim. Ne yapayım çocuk çok farklı geldi gümbür gümbür adamdı kızda çok güzeldi ama oğlan çirkindi. Neyse onların eski flört anılarını dinledim yol boyu çok şekerlerdi. Haberleri olmasa da çok sevdim onları. Hep mutlu kalsınlar ve flört dönemini uzun tutsunlar diye dua bile ettim. çünkü en güzel aşk henüz ilişki başlamadanki zamana sığan süreçte yaşanır. Ayyy ne diye giriyorum bu konulara bilemedim.

Ve yine yendien esrarengiz bir medyum buldu beni yolda ayak üstü kehanet edip gitti. Daha doğrusu ben kaçtım bu sefer. Çekiyor muyum neyim anlamadım! Korktum baya.

Neyse yatmam gerek sonra yazarım.

Pazar, Aralık 04, 2011

Hayal Adam... Senin için..





Heyyy sennnn nerelerde kaldın öyle ???? 
çok beklettin... 
bi an hiç gelmeyeceksin sandım... 
...
offfff bahaneler bahaneler
neden sürekli bahanelerin ardına saklanıyorsun??? 
sen ne biçim adamsın bu kadar sevilirken
seni hayallerimde bu kadar süslemişken neler yapıyorsun öyle ... 
tam oldu derken ya ben tutuyorum sen bırakıyorsun 
. . ya da tam tersi (...)
kaybediyorum seni aklımın odalarında 
gördün mü seninde odan var 
hemde içlerinde en güzeli... 
ve anahtarına sadece sen sahipsin 
sende kaybedersen eşi yok... 
başka boş oda da yok...
bu sıralar kimin yanında mutluysam ona gıdıyorum
bu uzun yollara neden olsada yapıyorum 
neler var senle paylaşmaya fırsat bulamadığım bir bilsen...
Ankara değilmiydi aşkın en zor olduğu şehir???
zormuş...
belkide yokmuş...
ya da ben kaybettim...
kimbilir bi gün karşılaşırız sıcak birer simit yanındada sıcacık çaylarımızla otururken
ben derim sana "aşk...güzelmiş...bak heyecan var içimde kalbim sığmıyor yerine..."
sende geç kalmışlığına bahaneler uydurursun ama romantik cümlelerle...
son yudumlarımızı içtikten sonra kalkarız...
soğuk havada yürümek güzeldir...
hele Ankara'da başkadır...

26 Aralık 2009 Cumartesi, 17:49



Pazar, Kasım 27, 2011

Huyum kurusun.



Merhaba, ilginç günlerim olmaya başladı benim. Hiç adetim olmayan eylemlerde bulunmaya, bunları düzenli hale getirip hayatımın parçası yapmaya başladım bile. Bu arada havalarda iyice cozuttuuu yani hiç beğenmiyorum hallerini tavırlarını. Böyle bir afra tafralarda! Ne ayak anlamadım? Şu sıralar sabah 6 da kalkmaya başladım (mecburi). Yoksa delimiyim o saatte uyanayım? Hava öyle soğuk oluyormuş ki hiç bu kadar üşümemiştim. Sabah kalkacağım saati erteleye erteleye çıkamıyorum yataktan miskin miskin sıcacık birkaç dakikanın pazarlığını yapar hale geldim. Sakide hep uyuyor bu sırada. Tabi anne üşümüş umrunda değilll!!! Evlat evlat dedik o da fos çıktı! Hey yarappiiim..



Son dakikaya kadar yatakta yarı uyku halinde yatarken bir anda çıkıyorum ama o da ne! Buzz gibi. Dişlerim birbirine çarpıyor, burnumun ucu üşüyor, hatta içim titriyor resmen… Bu hengame arasında annem peşimden yaptığı tostlar ile koşuşuyor hatta kapıdan çıkarken bile bir şeyler yedirmeye uğraşıyor. Canım annem işte! Bir tanedir ooooo.



Bir yandan tostumu yemeye çalışıp bir yandan giyiniyorum ve apar topar evden çıkıyorum. Dışarısı daha soğuk. Hava bile aydınlanmamış tam olarak. Sabah ayazı var yaaa offf! Otobüse bindiğim an nirvanaya ulaştığım an oluyor resmen. Yolda kitap okumayı çok severim yani hergün geçtiğim bildiğim yollarda. Ama sabahları insanları izlemek çok daha keyifli oluyor. Güneşsiz havada güneş gözlüğü takan takıp takıştıran süslü püslü teyzeler çok şeker ama fena komik geliyor gözüme. Bi anda gözlüklerini çıkartasım geliyor. Bir de gıcıklığım üstümde. Başımda yer vermemi bekleyen orta yaş teyzeleri görüyorum görmezlikten gelip her durakta inecek(miş) gibi yapıyorum yaaa. Başımda inene kadar bekliyorlar. O sırada yaşlı bir amca görürsem kaçırmayıp hemen yer veriyorum ki yüzlerini görmelisiniz. Orası benim hakkımdı çocuk! Der gibi bakış atıyorlar. Tabi küfürlü gözleride es geçmemek gerek.

Aaa buarada fevkaladenin fevkinde gelişmelerden bahsetmedim. Bir dönem ben çok kilo aldım resmen 2 beden büyüdüm. Hatta eski halimi bilen herkesin gözlerinde dillerinde aynı cümleler. “Damla ne oldu sana!”. Üzülüyordum gerçekten bu duruma ama ne yapayım. Hatta eski erkek arkadaşım bi yerde görmüş fotomu başka bir arkadaşıma sormuş “Damlanın sağlık problemi mi var?” diye. Çok gülmüştüm bunu duyunca. Neyse ki geçti gitti. Guatr ve gece yenilen yemekler öldürdü beni. Sonrasında pantolonlarımı ayırmaya başladım içlerine giremiyordum. Bu durumda beni mutsuz ediyordu. Veee tekrar kıyafetlerim ile aramı düzelttim. Artık çok tatlıyız. Kotlarımıda çok severim. Kıyafetlerim ile aramda bir bağ kurarım hep. Sevgi doluyuz anlaycağın. Neyse şimdi de ufak bir problemim var. Kilo aldığım dönemlerde severek aldığım kıyafetler olmuştu. E onlar olmuyor? Bol gelmeye başladılar…



Neyse ben onları kenara kaldırmaktan mutluluk duyacağım. Üstümde güzel durmayan bir şeyi sevmem. Yanımda güzel durmayanı da sevmem;)

Ahaha lafımıda sokarım derdimi de anlatırım. Tipik Damla olayı.

Yatmadan önce 3 tabak yemek yedim tıka basa doydum hatta yerimden kıpırdayamayacak kadar doydum. Sonra yatağıma yattım ve kalktığımda acıkmıştım. Fena acıktım. Karnıma kurt girmiş olmalı. Uyandığımda ise bana büyük bir süprizzzzz başım ağrıdan çatlıyor. Hiç ağrımazdı noluyor anlamadım! Huyum suyum değişti resmen!

Şu sıralar bir de, yaşlı dersem ve bir gün denk gelir okurlarsa ayıp olacağından orta yaşlı hatunlarla çok sık biraraya gelir oldum. Çok keyifli çok eğlenceliler. Geçen gün kalkıp bilmediğim halde roman havası oynamaya çalıştım. Hatun işveli işveli döktürürken ben şapşal şapşal oynamaya çalışırken epey komik görünüyordum.
Bu sırada onlardan Aşk konusunda öğütlerde almadık değil. Büyük sözü dinlemek gerek buna kanaat getirdim yine ve yeniden.


Eşini iyi seçmek gerekirmiş. Bununda onlarca kriterini saydılar. Haklı buldum. Mantıklılardı... ve mutlu evlilikleri vardı... 25-35 yıllık evlilerin tecrübelerine kulak asmak iyidir sanırım;) Herkesin aşık oluşları başlangıçları farklı başka güzeldi... Güzel başlangıçlara diyelim...


Bu arada romantizm önemliy(miş)!

Müzik listemi de değiştirdim güzelde oldu bence. Tadına ilk sahile doğru tek başına yürüyüşte baktım. Çok güzeldi şarkıları karışık çaldırmama rağmen sıralama iyi oldu. Hava da deniz de çok güzeldi şansıma. Mutluydum yani. 



Neyse Saki beni yatak gibi görüyor olmalı nerde görse çıkıp yatıyor bi güzel uyuyor. en son omzumda ayakta uyuyakaldı. sıpa sıpa sıpaaaa anası yesin onu der yazımı bitiririm. 

Cuma, Kasım 25, 2011

Ama herkes kadar günahkarım;)



Keyifli bir şarkı daha.:)



Çok sevdim seni 
Çok üzdün üzdün beni 
Uykusuz bir gece
Ve saat epey geç 
Aklımda bir sorun var ve elimde cevap
Sabah olsa ben bi kere sızsam 
Ve sonra tekrar uyanıp da konuşsam 
Hayat hayat diye ben hayat hayat dinle beni! 
Bırak bırak peşimi bırak bırak peşimi beni 
Hayat ben vazgeçtim! 

Bu dünya çok elips hayat çok edepsiz 
Adımı bile koymuşlar benden habersiz 
Belki konuşmak da yaşamak gibi
Belki çok gereksiz çok gereksiz 
Bedenim senin ama hayat ruhum asla! 
Diye ben hayat hayat masumum 
Bırak bırak peşimi bırak bırak peşimi benim 
Hayat ben vazgeçtim! 

Geri ver geri ver geri ver 
Her şeyi herşeyimi herşeyi baştan! 
Yeni baştan çok üzüldüm çok üzdüler beni! 
Hayat sayende o insanlar 
İnsanlar insanlar var ya 
Hepsi hepsi kadar en çok masum 
Ve biraz da suçluyum 
Ama sen çok günahkarsın hayat
Hala masumum hala masumum hayat
Ama herkes kadar günahkarım(Çok üzdün beni hayat) 
Çok çok sevdim seni hayat 
Sevdim sevdim seni ama 
Hayat seni ben seçmedim!! 
Çok Çok üzdün beni hayat üzdün üzdün beni hayat!! 
Hayat seni ben affetmedim!!!


Neden hep pencerede bekleyince daha çabuk gelir sanır o bekleyenler...

hala saklı bir yerde o görmediklerin
o bilmediklerin, içimdeki acılar...
hala kaldı bir yerde o hissetmediklerin,
hiç sezmediklerin,
içimdeki aşk...

geçmişi hatırlatır...
hatırlatır bu yağmurlar...
bu yağmurlarda kaybetmiştim seni.
ve karanlığı hatırlatır...
hatırlatır bu rüzgarlar...
bu rüzgarlar alıp gitmişti benden seni.

ve şimdi sokaklar...
sokaklar yalnızlığa çıkar...
yıldızlar gökyüzüne...
gece olunca bişeyler çöker yeryüzüne
soğuk ıssız sessizce...

neden hep pencerede bekleyince daha çabuk gelir sanır o bekleyenler...
neden o kaldırımlarda yüzlerini göremediğim insanlardan biri sanırım seni sen bilmezsin...
bilmezsin nasıl olur insan
nasıl olur aysız gece yalnızken...
üşüdüğünü sanırsın aniden,
ağladığını duyarsın birinin içinde hıçkırarak sessizce..

ellerin... ellerin...
ellerin cennetimdi benim...
gözbebeklerinde kendimi görmek istedim...
istedim bir sabah...
güneş doğarken güneşe gülümsemek,
güneş batarken başımı omzuna dayayıp, kapamak gözlerimi dünyaya...
kapkaranlık bir gecede saçların ellerimde,
ay ışığının ışığı yansırken kirpiklerinden yüzüme...
sabaha kadar yanında uyumak isterdim bir gece...
sessizce...






Pazartesi, Kasım 21, 2011

Anılarım...

Bu hümanist görüntümün altında hayvanları daha çok seven şirin bir yüreğe sahibim. Cinsi ırkı ne olursa olsun onlara olan sevgim daha yoğun oldu hep. İçten sevdim, candan yaklaştım. En korkutucu görünüşe sahip olanlara bile sevgi ile bakabildim. Karşımda kocaman kaplan ve aslanları gördüğümde aramızdaki mesafeyi arttırsam da sevdim onları. Uzaktan uzaktan agugu bile yaptım. Fark etselerdi eminim onlarda beni severlerdi. Ama uzaktık işte. Korkumdan değildi yanlış anlaşılmasın. Saygımdan idi… 


Onların hislerinin inanılmaz kuvvetli olduğunu düşündüm hep. Hatta küçükken düşüncelerimizi okuduklarını düşündüğümden kötü bir şey düşünmekten vazgeçmiştim. Bu nedenle sevmek alışkanlık halini almış olabilir. 

Ulaşılabilirliği ve iletişimin kolaylığı nedeniyle kedi ve köpekler hayatımızın içinde olmuştur. Evlerimizde bahçelerimizde orda burada her yerde onlarla karşılaşmışızdır. Belki de bu yüzden onlarla iyi anlaştım, yakın arkadaşlıklar kurdum. Arkadaşlarım gibi oldu onlar hep. Görünce eğilip onları sevmek onların bakışlarındaki sıcaklığı görmek bir başka doyurdu ruhumu. 

Gelelim anıcıklarıma...

İlk hayvanlarım üç tane civciv idi. Çıtır Pıtır Kıtır koymuşum isimlerini. Onlarla çok şeker anılarım geçmiş. Anneleriymişim gibi davranmışım hep. Gün geçtikçe civcivler büyüdükçe büyümüşler. Ve sonunda babamın “onlar gezintiye çıktılar gelecekler”. Sözünden sonra bir daha göremedim. Beni kandırmışlar. Anlatmıyorlar ama sanırım civcivlerimi onlar yediler. Tabi tavuk olmuşlardı ama ne fark eder! Üzülüyorum hala üç kızıma…


Sonrasında babam bir gün koyun getirdi keçi de olabilir bilmiyorum işte. Bana arkadaş getirdi sandım ve sitenin arkasında yer hazırladığımız arkadaşım için evden hep yemek çalıyor sabahları erkenden kalkıp yanına gidiyordum. Onunla oynamayı daha çok sevmiştim. Akşamları zor giriyordum evde anneme sürekli ondan bahsediyordum fln. Neyse kurban bayramı geldi ve o öldü… Ben babamı yanlış anlamışım bana arkadaş getirmemiş. Dini amaç için misafirimiz olacakmış… O günden beri koyun kuzu eti yemem… Hala aklımda boncuk boncuk bakan gözleri… kıvır kıvır tüyleri…

Daha sonrasında yani bu kadar hüsrandan sonra hayvanları dışarıdan uzaktan sevmeye devam ettim. Ta ki doğum günümde bana gelen minik muhabbet kuşuna kadar… Adını da koyup getirmişlerdi. “Boncuk” sarı tüyleri vardı. Çok güzel minicik gagası vardı böyle çok şirindi… Ufacık kara gözleri vardı… Geçmiş zamanlı anlatımımdan sonunu tahmin etmişsinizdir aslında. Boncuk’un kanatlarında problem vardı sanırım hiç uçamadı ve kafeste de yaşatmadık onu. Hep dışarıdaydı… Baya alışmıştım varlığına… Bir gün dışarıda arkadaşlarımla oyun oynarken annem çağırdı beni eve. Her zaman olanlardan sanıp söylene söylene gitmiştim. Babam koltukta oturmuş yüzünü eğmiş üzgün görünüyordu… Bişey olduğunu eve girdiğimde hissettim esasında. Sonra noldu derken Annem durumu anlattı. Babamın gözleri çok az görüyor. Boncuğu görmemiş… Yerde olduğunu fark etmemiş… Bastığında hissetmiş… Ama geç olmuş hissettiğinde… Ben duyunca babama çok kızdım ağladım günlerce… Bahçeye gömdük onu… Her gün gidip su dökerdim üstüne… Ne bileyim çiçek olmadığını… Sanırım su dökülmesi gerektiğini düşündüm… 


Bu sırada bi kaç hafta babama küstüm. Aynı masaya oturup yemek bile yemedim hatta…

Sonra küçük bir fanus ile balıklar alındı… Lepisteslerdi çok şirindiler ama ben oldum olası balıkları sadece rakı masasında sevdim… Balık sevgisi ayrı bir şey sevenlere sayanlara saygılarımla… Annem, canım annem… Ufacık balıklara atmışta atmış yemi… Sonrası malum… Sabah kalktığımda balıklar suyun içinde değil üstünde duruyorlardı…





Bu kadar hezimetten sonra uzaktan sevmeye devam ettim…

Uzaktan sevmek gerekiyormuş üzülmemek için…

Sonrasında bir Saki’m oldu. Ben istedim… Kardeşlerinin arasından ben aldım. Çünkü hepsinin başka aileleri olacaktı…

En yaramazını seçtim. Ufacıktı avcuma sığıyordu hatta abartmıyorum cebime bile koymuştum. O kadar minikti… miniminnacıktı… oyyy hatırlayınca duygulandım… Bebekliğinde ele avuca sığmaz çok yaramazdı kendini sevdirmekten nefret ederdi. Öyle kedi mi olurmuş hiç demeyin. Olur. Oluyormuş. Sonra bi anda büyüyüverdi… Kendini sevdirmeyen yaramazımız yanımdan peşimden ayrılmaz oldu… Sürekli arkamdan yürüyor yanımda uyuyor ben evde yokken yatağımdan çıkmıyor. İlginç ve çok güzel bir bağ oluştu aramızda… üzgünsem kucağıma alıp ona sarılmak koklamak mutlu olmama yetiyor… Mütiş bir terapi yöntemi… Annelik duygularımı tam anlamıyla ortaya çıkaran bir evlada sahip oldum…





Geceleri onunla uyumak öyle huzurlu ki bunu tarif etmem mümkün değil. Son zamanlarda hastalandı… Kusmaya başladı… İlk gördüğümde çok korktum herkesi ayaklandırdım sonunda doğal bir durum olduğunu öğrendim. Bu gece yine geçti kenara halıdan uzaklaştı… duvarın köşesine gitti arkasını döndü ve kustu… Sonra sürekli yanımda olan Saki utandı ve yanıma gelemedi diğer köşeye gitti önüne bakmaya başladı. Epey kaldı orda öyle sonra gittim onu sevdim kucağıma aldım ve mırr mırrr demeye başladı… Canım oğlum… Utanırmışşşş tatlıymışşş. Yesin onu annesi! Ölsün annesi ona…


Pazar, Kasım 13, 2011

Neden yazıyorum? Neden blog...?

Unutkanım ben… Hemen her şeyi unutabilme yeteneğine sahibim. Yani o kadın zekası bende yok esasında. Bir şey olur ve unutmazlarya bir ömür akıllarındadır ellerinde hep kozları vardır. İşte ben onlardan hiç olamadım… Konuşulanları geçtim, olayları bile çoğu zaman anımsayamadığım oldu. Çok dertliyim bu konuda… Sevgili ile girilen tartışmalarda unutkanlığım yüzünden çemkiremedim hiç… Ya da beni çok kırdığını bildiğim birini görünce neden kırdığını anımsayamadığım için bir şey olmamış gibi davrandım çoğunlukla. Durum böyle iken bu duruma bir dur demem gerekiyordu sanırım…

Ne yapabilirim diye düşünürken günlük tutmaya karar verdim. Öyle şirin defterler bile aldım. Hemde çok yaptım bunu ama hiç yazamadım… Tembel insanım yazmaya üşeniyorum zaten sıkılıyorum hemen. Bi de yazım baya çirkin… Ne yapayım herkesin el yazısı güzel olmayabiliyor… Benimki o kötülerden işte.

Sonunda blog almaya karar verdim. Yaşadığım olayları hislerimi tepkilerimi unutmayayım diye yazmaya başladım. Çokta sevdim kendilerini. Eğleniyorum yazarken. Aptala yatıp dalga geçmeleri çok severim onu buradan yapıyorum. Laflarımı ulaşması gerken yere ulaştırıyorum. Bir de eski yazılarımı okuma alışkanlığım var. Sürekli durum güncellemesi halindeyim ruh halimin aşamalarını gel gitlerini gözlemliyorum. Bu mükemmel bir olay bence. 2038 yılında hala yazıyor olmayı ümit ediyorum ve o zaman bu tarihlerdeki yazılarıma bakıp neler düşüneceğimi de merakla bekliyorum. Cümlelerim düşüncelerim ne denli değişecek, yaşanmışlıklarım benim kişiliğimi nasıl etkileyecek, kimler olacak kimler kalacak kimler gelecek… Daha kaç kişi için bir şeyler hissedeceğim bunlarıda merak ediyorum. Bunu öğrenmenin güzel bir yolu bence…

Blogumu seviyorum…

Burası benim…

İyi ki almışım diyorum;))

Son olarak tanımadığım insanlarla konuşasım var... Yeni cümleler okuyasım var...

Cumartesi, Kasım 12, 2011

zaman mı yanlış??? geleceksin...gelmelisin...


Hoşgeldin...
Bu gece rüyamdaydın
yine bi göründün ve hemen arkanı döndün
yüzünü göremedm ama sendin !!!
sıcaklığını hissetmemek mümkün mü?
kalbımın atışlarını duymamak...
taa uzaktan gelen etrafımı sarmalayan kokunu almamak...
o an nasıl heyecan yaptı kalbim bilemezsin
salıncakta sallanırken insanın içi çekilir ya onun gibi bişey işte...
yanaklarımdakı kızarmayı sıcaklığından hissedebiliyordum...
avuçlarımda terledi...
görmeliydin o halimi...
birine böylesine tutkuyla aşık olmak... bağlanmak... sewmek...
ben uzandım...sen kayboldun...
ellerine dokunmaktı tek istediğim
bi parça huzur...
tarifi olmayan mutluluk...
aniden kayboluşların
aniden gelişlerin...
aniden...
ani...
yine sen hep uzaksın...
hiç gelmedin...
gelemedin...
zaman mı yanlış?
belki de...
ama geleceksin gitmemek üzre geleceksin...
o zaman işte uzandığımda sana dokunabilmeyi
ellerini tutmayı...
o sonsuz huzuru bulacağım...
kızaran yanaklarımı sen göreceksin...
terleyen ellerime sen dokunacaksın...
kalbimin atışlarıyla dalga bile geçeceksin...
ama geleceksin...
gelmelisin...

27 Aralık 2009 Pazar, 20:50 


Sen gitmeleri seversin...

Biriktirip atmıştım kuytularıma sana ait her şeyi
Onca zaman saklayıp bir kere bile gün ışığına çıkarmamıştım
Bir damla yaştın gözümde…
O yaş aktı
Yanağımdan süzülürken rüzgar akıp gitmesine izin vermedi…
Yüzümde kurudu…
Yine benden gidemedin
Oysa sen…
Sen gitmeleri seversin…
“gitme ile başlayan cümlelere
“geliyorum” ile başlayan yanıtları veren…
Sonra sözde gelen yine sensin…
Bu sefer gelme!!!
Düşlerimde kal… 

11 Ocak 2010 Pazartesi, 09:17


Cuma, Kasım 11, 2011

BAYRAM HEDİYE'M

Zaman ilerledikçe, yüzlerdeki kırışıklıklar arttıkça ve en en önemlisi, ölümün o soğuk tadına baktıkça, anı yaşamanın gerekliliğinin farkına varıyorum. Varmalıyız da aslında. Tadını çıkartarak, anların tadını özümseyerek geçirdiğimizde, o anki havanın bile bir farklı koktuğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim…

Olgunluk denilen şey ile tanışınca insanın üzerine bir ağırlık çöküyor, istem dışı bir hüzün, belki de sakinlik çöküyor. Ne kadar eğlenceli olsa da düşünceleri, gözleri daha derin bakıyor. Bir başka bakmaya başlıyor. Çocukluğun saflığı temizliği kalmıyor elbet. Durum böyle olunca insanın büyüme isteği gidiyor içinden. “Ben büyük adam olacağım” cümlesi kurulmuyor onun yerine “Hep çocuk kalacağım” gibi cümleler kurulmaya başlıyor. Ne acı değil mi?  Mütiş bir paradoks esasında. Hatta değişimin ve dönüşümün en net göstergesi bence..


Geçenlerde dini bayramlarımızdan birini kutladı(lar).  İşin eleştiri boyutuna girmeyeceğim ancak şunu söylemeliyim her şey amacından başka yöne sapıyor bu nedenle pek mantıklı bulmuyorum. Hatta gereksiz bulduğum söylenilebilinir.
Bayramda ne yapacağını bilemez şekilde dolanırken bi anda kendimi Saki’yi ilk gördüğüm yerlerde buldum. Canım Saki’m benim. Neyse daha sonra uzun zamandır aklımda olan bir eylemi gerçekleştirmek için yola koyulduk.

Dışarıdan bakınca huzurlu güzel görünen hoş bir yere girdim avlusu bahçesi epeyce büyüktü. Yani tahminlerimin dışında bir yer ile karşılaşınca şaşırdım epey. Sonra tek tek herkes ile tanıştım, ellerini öptüm, gözlerine baktım, konuştum, hatta dinledim en çok. Bir sürü anı ile karşılaştım. Karşılaştıkça irkildim, gözlerim doldu, ağladım, imrendiğimde oldu, nutkumun tutulduğu anları yaşadım…

O güzel ve özel günden birkaç hikaye anlatmak istedim…
Öncelikle ilk görüşte boynuma sarılan lila rengi parlak gömleği ile pek bi afili duran Hacer teyzeden bahsedeyim biraz. Kendileri 2 tane çocuğu büyütüp okutup çok iyi yerlere gelene kadar emek vermiş ancak eşi öldükten sonra yalnız kaldığı için huzur evinin yolunu tutanlardan… Bilindik hikayelerden yani hikayesi… Hemen kolumdan tutup hobi odasına götürdü ve yaptığı takıları gösterdi. Öyle güzel öyle heyecanlıydı ki bi de beni çok sevdi sanırım. Çok tatlı davrandı bana. Bende ona çukulata verdim boynuna sarılıp öptüm yanaklarından sonra diğerlerini görmek için ordan ayrıldım tekrar geleceğimin sözünü vererek.
Sonrasında gördüğüm herkesin yanına gidip konuştum ve onlara çukulatalarımdan ikram ettim. Ağızları tatlansın diye. Bir de ellerini öptüm sarıldım bazılarına. O sırada lobi gibi bir yer var ortak alanda oradaki teyzeleri gördüm yanlarında giderken pek bi konuşkan olan Ramazan amca ile karşılaştım. Öyle şeker bir adamdı ki böyle yanaklarını sıkasım geldi konuşma boyunca J

O’nun hikayesini dinlerken gözlerim doldu doldu taştı resmen. Böyle bir tuhaf oldum aşka inandım mesela. En azından var olabilir demeye başladım.  Amcamız Antalya’nın ilk öğretmenlerinden. Eşi de öğretmenmiş çok sevmişler yıllarca çoğu şeye göğüs germişler ve yıllar geçtikçe bedenleri zamana yenik düştükçe Ramazan amcanın büyük aşkı yataklara düşmüş. Ve 10 yıl yatalak hasta olmuş. Yıllarca her bakımını o üstlenmiş. Kimseye dokundurmamış. Kendi bakmış elleriyle. Naif bir çiçeği okşar gibi. Kırılmasından korktuğun bir eşyayı korur gibi korumuş O’nu. Ölüme yaklaşmasın diye yıllarca dualar etmiş baş ucunda. Çoğu geceyi ağlayarak sabah etmiş. O görmesin diye dışarı çıkmak için binbir bahane bulup park köşelerinde ağlamış… Sonrasında ise önce eşini birkaç yıl sonra ise trafik kazasında oğlunu kaybetmiş. O eşinin Aşkının acısını atlatamamışken evlat acısını yaşamış… Ama geride bir oğlu daha varmış. Sağolsun oğlumuz kumara düşkün imiş… Yılların birikimi olan evlerini eşinden kalan takıları kısaca eşyalara kadar her şeyini satmak zorunda kalmış amcamız… Mafya ile uğraşamamış oğlu ölmesin diye korkmuş işte varını yoğunu vermiş ona… şimdi huzur evinde kalıyor. Aşk ile sevgi ile anlatıyor yaşadıklarını. Tek bir pişmanlığım yok dercesine göğsünü gere gere anlatıyor hem de! Anlatırkende çoğu zaman gözyaşlarını bırakıveriyor yaşlanmış yüzüne…
Çok sevdim Ramazan amcayı…
Hayran kaldığım ender adamlardan… Adam gibi Adam!

Onu dinlerken karşı taraftan güzel bir ses duydum birileri inceden inceden Türk sanat müziği söylüyordu. Bilirim bir tadı, kokuyu, rengi, sesi tarif etmesi zordur ancak bu sesi tarif etmeye çalışacağım. Yaşlı delikanlıların rakı sofralarını hayal edelim. Bembeyaz saçlar kırışmış yüzler biraz titreyen eller ve arkada çalan o eski şarkılara yapılan eşlikler. Biraz kısık ses, biraz nağmeli, biraz özlem dolu, biraz aşık, biraz yorgun işte tam da böyleydi. Nutkum tutuldu demiştim ya o anlardan biri buydu işte… çok özeldi.
Kemal amca onu pür dikkat dinlediğimi görünce çok sevindi böyle tatlı tatlı güldü. Bende ona gülümsedim sonra yanına gittim elini öptüm tanıştık ve bana şarkı söyledi. Benim için çok güzel bir bayram hediyesi oldu. Duygulandım yine. Ayyyy sulu gözüm resmen. Hemen ağlayıveriyorum…

Şeker teyzelerimde oldu onlarla oturup dedikodular yaptık sonra beni görünce çocuklarını torunlarını anımsayıp hüzünle baktıkları çok oldu… Dile getirdikleri için biliyorum…


Bu bayram kendime bayram hediyesi verdim aslında… Biz onlarla bir arada olduğumuz için çok mutlu olduk… Umarım sizlerde vakit buldukça ziyaret edersiniz onları…

Buna inanılmaz ihtiyaçları var…

Yarın bizlerinde ihtiyaçları olacak…

Yaşlanıyoruz…