Cuma, Kasım 11, 2011

BAYRAM HEDİYE'M

Zaman ilerledikçe, yüzlerdeki kırışıklıklar arttıkça ve en en önemlisi, ölümün o soğuk tadına baktıkça, anı yaşamanın gerekliliğinin farkına varıyorum. Varmalıyız da aslında. Tadını çıkartarak, anların tadını özümseyerek geçirdiğimizde, o anki havanın bile bir farklı koktuğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim…

Olgunluk denilen şey ile tanışınca insanın üzerine bir ağırlık çöküyor, istem dışı bir hüzün, belki de sakinlik çöküyor. Ne kadar eğlenceli olsa da düşünceleri, gözleri daha derin bakıyor. Bir başka bakmaya başlıyor. Çocukluğun saflığı temizliği kalmıyor elbet. Durum böyle olunca insanın büyüme isteği gidiyor içinden. “Ben büyük adam olacağım” cümlesi kurulmuyor onun yerine “Hep çocuk kalacağım” gibi cümleler kurulmaya başlıyor. Ne acı değil mi?  Mütiş bir paradoks esasında. Hatta değişimin ve dönüşümün en net göstergesi bence..


Geçenlerde dini bayramlarımızdan birini kutladı(lar).  İşin eleştiri boyutuna girmeyeceğim ancak şunu söylemeliyim her şey amacından başka yöne sapıyor bu nedenle pek mantıklı bulmuyorum. Hatta gereksiz bulduğum söylenilebilinir.
Bayramda ne yapacağını bilemez şekilde dolanırken bi anda kendimi Saki’yi ilk gördüğüm yerlerde buldum. Canım Saki’m benim. Neyse daha sonra uzun zamandır aklımda olan bir eylemi gerçekleştirmek için yola koyulduk.

Dışarıdan bakınca huzurlu güzel görünen hoş bir yere girdim avlusu bahçesi epeyce büyüktü. Yani tahminlerimin dışında bir yer ile karşılaşınca şaşırdım epey. Sonra tek tek herkes ile tanıştım, ellerini öptüm, gözlerine baktım, konuştum, hatta dinledim en çok. Bir sürü anı ile karşılaştım. Karşılaştıkça irkildim, gözlerim doldu, ağladım, imrendiğimde oldu, nutkumun tutulduğu anları yaşadım…

O güzel ve özel günden birkaç hikaye anlatmak istedim…
Öncelikle ilk görüşte boynuma sarılan lila rengi parlak gömleği ile pek bi afili duran Hacer teyzeden bahsedeyim biraz. Kendileri 2 tane çocuğu büyütüp okutup çok iyi yerlere gelene kadar emek vermiş ancak eşi öldükten sonra yalnız kaldığı için huzur evinin yolunu tutanlardan… Bilindik hikayelerden yani hikayesi… Hemen kolumdan tutup hobi odasına götürdü ve yaptığı takıları gösterdi. Öyle güzel öyle heyecanlıydı ki bi de beni çok sevdi sanırım. Çok tatlı davrandı bana. Bende ona çukulata verdim boynuna sarılıp öptüm yanaklarından sonra diğerlerini görmek için ordan ayrıldım tekrar geleceğimin sözünü vererek.
Sonrasında gördüğüm herkesin yanına gidip konuştum ve onlara çukulatalarımdan ikram ettim. Ağızları tatlansın diye. Bir de ellerini öptüm sarıldım bazılarına. O sırada lobi gibi bir yer var ortak alanda oradaki teyzeleri gördüm yanlarında giderken pek bi konuşkan olan Ramazan amca ile karşılaştım. Öyle şeker bir adamdı ki böyle yanaklarını sıkasım geldi konuşma boyunca J

O’nun hikayesini dinlerken gözlerim doldu doldu taştı resmen. Böyle bir tuhaf oldum aşka inandım mesela. En azından var olabilir demeye başladım.  Amcamız Antalya’nın ilk öğretmenlerinden. Eşi de öğretmenmiş çok sevmişler yıllarca çoğu şeye göğüs germişler ve yıllar geçtikçe bedenleri zamana yenik düştükçe Ramazan amcanın büyük aşkı yataklara düşmüş. Ve 10 yıl yatalak hasta olmuş. Yıllarca her bakımını o üstlenmiş. Kimseye dokundurmamış. Kendi bakmış elleriyle. Naif bir çiçeği okşar gibi. Kırılmasından korktuğun bir eşyayı korur gibi korumuş O’nu. Ölüme yaklaşmasın diye yıllarca dualar etmiş baş ucunda. Çoğu geceyi ağlayarak sabah etmiş. O görmesin diye dışarı çıkmak için binbir bahane bulup park köşelerinde ağlamış… Sonrasında ise önce eşini birkaç yıl sonra ise trafik kazasında oğlunu kaybetmiş. O eşinin Aşkının acısını atlatamamışken evlat acısını yaşamış… Ama geride bir oğlu daha varmış. Sağolsun oğlumuz kumara düşkün imiş… Yılların birikimi olan evlerini eşinden kalan takıları kısaca eşyalara kadar her şeyini satmak zorunda kalmış amcamız… Mafya ile uğraşamamış oğlu ölmesin diye korkmuş işte varını yoğunu vermiş ona… şimdi huzur evinde kalıyor. Aşk ile sevgi ile anlatıyor yaşadıklarını. Tek bir pişmanlığım yok dercesine göğsünü gere gere anlatıyor hem de! Anlatırkende çoğu zaman gözyaşlarını bırakıveriyor yaşlanmış yüzüne…
Çok sevdim Ramazan amcayı…
Hayran kaldığım ender adamlardan… Adam gibi Adam!

Onu dinlerken karşı taraftan güzel bir ses duydum birileri inceden inceden Türk sanat müziği söylüyordu. Bilirim bir tadı, kokuyu, rengi, sesi tarif etmesi zordur ancak bu sesi tarif etmeye çalışacağım. Yaşlı delikanlıların rakı sofralarını hayal edelim. Bembeyaz saçlar kırışmış yüzler biraz titreyen eller ve arkada çalan o eski şarkılara yapılan eşlikler. Biraz kısık ses, biraz nağmeli, biraz özlem dolu, biraz aşık, biraz yorgun işte tam da böyleydi. Nutkum tutuldu demiştim ya o anlardan biri buydu işte… çok özeldi.
Kemal amca onu pür dikkat dinlediğimi görünce çok sevindi böyle tatlı tatlı güldü. Bende ona gülümsedim sonra yanına gittim elini öptüm tanıştık ve bana şarkı söyledi. Benim için çok güzel bir bayram hediyesi oldu. Duygulandım yine. Ayyyy sulu gözüm resmen. Hemen ağlayıveriyorum…

Şeker teyzelerimde oldu onlarla oturup dedikodular yaptık sonra beni görünce çocuklarını torunlarını anımsayıp hüzünle baktıkları çok oldu… Dile getirdikleri için biliyorum…


Bu bayram kendime bayram hediyesi verdim aslında… Biz onlarla bir arada olduğumuz için çok mutlu olduk… Umarım sizlerde vakit buldukça ziyaret edersiniz onları…

Buna inanılmaz ihtiyaçları var…

Yarın bizlerinde ihtiyaçları olacak…

Yaşlanıyoruz…
                                                                    

2 yorum:

MORlu HURİye dedi ki...

Yüze düşen her kırışıklık yaşanmışlıklara dair izdir. Bu izler, buram buram tecrübe kokar. Ve tecrübe ile pekişir hayatı anlamak, hayat ise, anlaşıldıkça güzelleşir.

Güzel olsun istiyorum hayatım.. Aynı zamanda elim, kolum hiç bir yerim yansın da istemiyorum. :) O halde, dinlemek lazım büyükleri, anlamak lazım dinlerken de, pay çıkarmak ve yaşamlara uygulamak lazım aynı zamanda :)

Çok etkilendim gerçekten de o özel günde yaşadıklarınızdan.. Keşke bende orada olsaydım dedim. Ama sanırım sizin orada yalnız olmanız daha doğruydu.;) Bu seferlik tabiki!!:) Gelecek sefere Ramazan amcanın hikayesini dinlerken bende hüzünleneceğim, Kemal amcanın sesini bende dinleyeceğim. Haberin olsun:)

uykumgeldiyine dedi ki...

Tecrübeler biriktikçe bakış açıları çoğalır, çoğaldıkça anlayabilme kabiliyeti artar, zaman tüneline girer çıkar girer çıkar her yeni olayda yaşanmışlıkları gözden geçirir. Aynaya baktığında ise yaşayan deneyim yığını olduğunu görür. Bunun en açık göstergesi de o kırışıklıklar ve saçlara düşen aklardır.

Ateşi çok severim bilirsin hatta bunu bilmeyen yoktur. Onun yanışını izlerken her şeyi unutur sadece ona odaklanırım. Ben onun gösterişini, hararetini, büyümeye hazır oluşunu, gücünü ve en önemlisi de sıcaklığını severim. Ateş tenine değdiğinde su toplar ağrır acıtır canını. En hafifi bile bunu yapar. Ateş etkilidir. Ateş büyülüdür. Ateş zordur. Yaklaşmasını bilmeyeni içinde yakar öldürür.

"Ateş iz bırakır."

Aşkı da ateşe benzetenlerdenim ben esasında. Ve yanıp kavrulmayı seçenlerden değil, yakınında büyüsüne kapılıp içimin ısınmasını gözlerimin takılı kalmasını ve gücünü hissetmeyi tercih edenlerdenim...

Büyükler öğüt verirler, “tenimizde iz kalmasın, yüreğimizde yaralar açılmasın” diye. Ancak ateşe yaklaşmadan onun tadına bakmadan biz kendi doğrumuzu bulamayız ki... Sadece aynı hatayı tekrarlamamak bize kalıyor. Bu da yoğurdu difirize atıp öyle yemeye benziyor 

Bir sonra ki sefere hep beraber gider birlikte şarkılar söyleriz:). O güzel anları birlikte yaşarız. Eminim sende tadına doyamayacaksın;) biz doyamadık…