Pazar, Kasım 30, 2014

kulaktan kulağa oyunu yetişkinler için değil şekerim :*



Kulaktan kulağa oyununu küçük yaşlarda iken çok sever, büyük keyifle oynardım. yanyana dizilmiş kişilerden gelen tekerlemelerin en değişmiş ve komik halleri idi durumu eğlenceli kılan. 
gelin görün bu oyun çocuk oyunu değil-miş. kulaktan kulağa diye bir yaşam şekli varmış.
burdaki kulak tamamen bir imge.(!)
yanlış anlaşılmasın.
insanlar büyüyünce oyunun formatıda değişmiş.
neyse canlarım olur böyle şeyler. dedikodular yapılır kazanlar kaynatılır hatta herkes işine geldiği gibi aktarır olanları konuşulanları. böyle şeyleri görünce öyle çok sinirleniyorum ki...
İlhan amcamızın söylediği;
"olurları biçip olmazları ekmek" durumu bu olmalı...
ayrıca ılımlı ve hoşgörülü olmak çok mantıklı bir eylem değil. bu dönemde çirkef ve kötü olmak gerekiyor. ya da kötü insanlardan uzak durmak.. evet evet kesinlikle öyle..
ancak bazı durumlarda uzak durmak için imkansızlığın kapısını kırmak gerekiyor.
bir insan bir insanı tanımadan nasıl arkasından konuş.. hadi konuşur da konuştukları ortaya çıkınca hiç utanmaz mı?
epey zaman oldu benzer durumlarla karşı karşıya kaldım.. yeni tanıştığım insanlarla bir araya gelmek biraz zaman geçirmek zorunda kaldım prosedür böyle işliyor, kaçamazdım.
kaçamadım da..
sonra üzüldüm çok üzüldüm gitmek istedim..
ama kalmak zorunda kaldım
zaten zorundalıkları hiç sevmem.
zorundalıklardan biraz da olsun soyutlandığım şu günlerde dile getirebiliyorum olanları
önce kendime anlattım kendimle tartıştım sonra onunla.
yani yine içimdekilerle konuştum. beni benden başkasının anlama ihtimali hiç olmadı..
seni herkesten iyi tanıyorum cümleleri bile yetersiz kaldı çoğu zaman

böyle zamanlarda anneciğimin o eşsiz sözleri geldi aklıma ;))
annem hep der
"sinek mundar değildir ama mide bulandırır" diye.
haklıymış hatun.
tek lokmalık bu kadın.
yerim yer. 

Cuma, Kasım 21, 2014

kötü biri özlemek


sevdiğim, bildiğim sokaklar tanıdık gelmemişti..
uzak diye bir şey olmuştu aramızda
oysa ne çok huzur dolardı ruhum o ağacın gölgesinde..
kocaman yıllanmış çınar gibi... yıllanmış ama eskimemiş, güçlenmiş bir dev.
benimse tek yapmam gereken arada göz kırpan kış güneşinin tadını çıkartmak idi..
kulağımda müziğim alimde kitabım! 
değmesin kimsecikler keyfime.
ben böyle hayal dünyam ile reeli birbirine karıştırırken tekrar alışmaya çalıştım içimdeki taptaze yerlere..
ama olmadı.
ahhhh diyorum
ahhh...
uzak kötü biri,
sevdiklerini özlemek daha kötü biri

Pazar, Kasım 09, 2014

eşekten düşmüş insanları iyi tanırım..

ömrünün çeyreğine kadar bildiği her şey yalanlar üzerine kurulmuş insanları iyi tanırım,
eşekten düşeni anlamak için eşekten düşmek gerekir lafını iyi bilirim..
görmüş geçirmiş olmak için felek denilen çemberden geçmek zorunlu değildir hiçbir zaman.
bazen birkaç dakika sürer hayatınızın değişmesi için
birkaç dakika içerisinde, birkaç dakika öncesinden eser kalmaz ruhunuzda..
sonra o feleği fır dönersiniz kendi kendinizle..
sonra kendinizi kaybedersiniz.
hiç yaşadınız mı?
hiç kendi içinizde kayboldunuz mu?
ya da bulduğunuz bildiğiniz kişinin asıl olan olmadığını fark edecek kadar canınız yandı mı?
ne aşk acısı, ne eksiklikler, ne parasızlık, ne başarısızlık, ne de ölüm...
hiçbiri bunu tasvir edemez..
keşke etse..
ya da keşke olmasa böyle şeyler..
evet uzun zamandır içimde acıyan bir şeyler var.
ne olduğunu, niye olduğunu, benim dışında geliştiğini bilsem de acıyor işte..
böyle anları yaşarken yanınızda olan insanları iyi seçmek gerekir.
zaman hem zehir hem panzehir derler ya bu insanlar zehire zehir ekleyebilir.
içinizin çürümesini birlikte izleyebilirsiniz..
ya da bencilliklerinde öyle kaybolmuşlardır ki her ne olursa olsun yanlıştır işte.
yanlıştır...
"Vega-elimde değil" en sevdiğim şarkılardan biri iken şuan duymaya tahammülüm bile yok.
yalanı sevmiyorum
artık canım yansın istemiyorum
aptal yerine konulup yaşadığım hayattan nefret ediyorum...
kimseyi sevmemek en iyisi en güzeli.
sevmiyorum
kendimi bile
sevmiyorum.
mutsuzluktan ölebilirim şuracıkta.
belki hayatımdaki en gerçek olan şey bu olur
Damla öldü
yo yooo
Burçin öldü(!)

Perşembe, Kasım 06, 2014

Öz eleştiri, empati diye avaz avaz susarız anlaşılmak için..




Bahar geçmesi kış gelmesi aralığında ufacık odamda geçiriyorum günlerimi. Bitki çaylarım, sınava hazırlık kitaplarım ve sigaram ebedi dostlarım haline geldiler. Şuracıkta duruyorlar ve hep oralarda kalacak gibiler... 
Kendimle tekrar karşılaştığım günlerden yazıyorum.
Biraz sitemli,
biraz kırgın,
biraz uzak,
biraz yorgun,
biraz biraz biraz (..)

İnsan elindekinin değerini kaybetmeden anlamaz derler ya aynen öyle işte. Kaybetmek lazım, kaybettiğini anlamak içinse uzaklaşmak lazım. Olabildiğince soyutlanmak hatta belki kendinle tanışmak gerekir. Öz eleştiri, empati diye avaz avaz susarız anlaşılmak için.. Bu durumu çuvaldızla baş başa kaldığımızda fark ederiz. Önemini, değerini, yargılarını, gereksizlikleri, gereklilikleri ve daha nice duygu durumlarını anlayabilmek için çuvaldızcığımızı en tatlı yerlerimize acı acı batırmak gerekir. Mazoşistliğin dibini görmek gerekir. Ya da önemsemeden "hiç" kelimesini özümsemek yeterli olacaktır. 

Bense kulağa küpe olsun diye unutmuyorum olanları, kötülükleri, bencillikleri, gösterdiğim özveriyi görmeyişlerimi, zamanı çöpe atışlarımı.. evet unutmayayım diye herbiri aklımın bir köşesinde kazılı.

Neyse...;
Bu yazdıklarımı okurken , kulaklarındaki ugultuyu ben şu anda hissediyorum. tesadüf yok bu yazıda, hersey olması gerektigi gibi, biliyorum . korumaya aldıgın hayatın , dısardaki sesleri duymanı engelliyor. en çok ta benimkini . Sırf bu nedenle ne dersem diyeyim hepsi uzaya fırlatılmış taş gibi amaçsız kalacak..

ama bilmenizi isterim ki kimse ak kaşık değil.. olamaz da. dünya güzel bir yer eşsiz bir döngü üzerine kurulu ve diyeceğim şu ki, "yaşattıklarını yaşamadan ölmez kimse!"